Gölbaşı Güncel Haber
HV
05 EYLÜL Cumartesi 09:48

Enflasyon Değil, Pahalılık Sarmalında Bir Türkiye

Celil KOCATAŞ
Celil KOCATAŞ
Giriş Tarihi : 04-09-2026 23:26


Türkiye’de artık yaşadığımız ekonomik tabloyu yalnızca “enflasyon” kelimesiyle anlatmak bana göre yetersiz kalıyor. Çünkü vatandaşın hissettiği şey, istatistik tablolarındaki yüzde oranlarından çok daha farklı: Türkiye bugün ciddi bir pahalılık sorunu yaşıyor.
Enflasyon, fiyatların genel seviyesinin sürekli artmasıdır. Pahalılık ise o artışın insanların hayatına nasıl yansıdığını anlatır. İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bugün aynı ürünün, aynı hizmetin hatta aynı yemeğin fiyatında bile akıl almaz farklılıklarla karşılaşabiliyoruz. Bir yerde makul görünen bir fiyat, başka bir yerde birkaç katına çıkabiliyor. Üstelik bu durum yalnızca Türkiye’de yaşayanların değil, ülkemize gelen yabancıların da dikkatini çekmeye başladı.
Artık Türkiye’ye gelen insanlar bile “Türkiye çok pahalı” demeye başladı.
Düşünün; yurt dışında 10 dolara yediği bir yemeği Türkiye’de 30-40 dolara yiyebildiğini söyleyen turistler var. Turizm ülkesi olmak, gelen insanı birkaç günlük tatilinde fiyatlarla şaşırtmak anlamına gelmemeli. Tam tersine, Türkiye’nin dünyanın dört bir yanından insanın gelip rahatça harcama yapabildiği, esnafın da bundan kazandığı bir ülke olması gerekiyor.
Ama bugün ortaya çıkan tablo farklı.
Maaş artıyor, hayat daha hızlı pahalanıyor
Bir tarafta ücretler ve maaşlar belli oranlarda artırılıyor, diğer tarafta kira, gıda, ulaşım, eğitim, sağlık, restoran, market ve günlük yaşamın diğer giderleri sürekli yükseliyor.
Sonuçta vatandaşın cebine giren para artmış gibi görünse de o paranın satın alma gücü azalıyor.
Dört kişilik bir ailenin yalnızca yeterli ve dengeli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcamasının 37 bin 388 TL seviyesine ulaşması, meselenin boyutunu ortaya koyuyor.
Gıda ile birlikte kira, ulaşım, eğitim, sağlık, giyim ve diğer temel ihtiyaçlar da hesaba katıldığında dört kişilik bir ailenin geçinebilmesi için gereken toplam gelir 121 bin 786 TL seviyesine çıkıyor.
Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 48 bin 305 TL olarak hesaplanıyor.
Şimdi bu rakamları bir de Türkiye’de milyonlarca insanın aldığı ücretlerle yan yana koyalım.
Ortada ciddi bir makas var.
Ve o makas her geçen gün biraz daha açılıyor.
İnsanlar artık hesap yapmıyor, vazgeçiyor
Ekonomik sıkıntının en tehlikeli tarafı sadece fiyatların yükselmesi değildir. İnsanların hayatlarından birer birer vazgeçmeye başlamasıdır.
Eskiden ayda birkaç kez dışarıda yemek yiyen insan artık yılda birkaç kez gidiyor.
Markete giren vatandaş, ihtiyacını değil fiyatını kontrol ediyor.
Et almak lüks haline geliyor, meyve-sebze bile mevsimine göre hesaplanıyor. Bir aile çocuklarının istediği bir ürünü alırken bile “Bunu alırsak ay sonunu nasıl getiririz?” diye düşünüyor.
İşte ekonomik kriz tam da burada hissediliyor.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Ekonomi, insanların hayatıdır.
Bir annenin çocuğunun istediği yiyeceği alamaması da ekonomidir. Bir babanın ev kirasını ödedikten sonra elinde para kalmaması da ekonomidir. Gençlerin evlenmeyi, ev kurmayı ertelemesi de ekonomidir. Emeklinin ay sonunu getirememesi de ekonomidir.
Peki bu fiyatlar neden bu kadar dengesiz?
Asıl sorgulanması gereken konulardan biri de bu.
Enflasyonun yüksek olması bir gerçek olabilir. Ancak aynı ürünün veya hizmetin farklı yerlerde birbirinden çok farklı fiyatlara satılması, yalnızca enflasyonla açıklanabilecek bir durum değil.
Burada fiyatlama davranışlarını, rekabeti, denetimi, maliyetleri ve fırsatçılığı da konuşmak gerekiyor.
Bir ürünün maliyeti artıyorsa elbette fiyatı da artabilir. Bunu herkes anlayabilir. Fakat maliyetle açıklanamayacak fiyat artışları ortaya çıktığında vatandaşın sormaya hakkı var:
“Bu fiyatı neye göre belirlediniz?”
Çünkü artık insanlar fiyatların neden arttığını değil, neden bu kadar farklılaştığını merak ediyor.
Bir yerde 100 liraya satılan ürünün başka yerde 200, 300 hatta daha yüksek fiyatlara satılması normalleştirilemez.
Serbest piyasa demek, “Kim ne fiyat isterse onu yazsın” demek değildir.
Serbest piyasanın yanında rekabet, şeffaflık ve denetim de olmak zorundadır.
Dünyanın en yoksuluyla kendimizi kıyaslamak çözüm değil
Dünya Bankası'nın aşırı yoksulluk ölçütleri üzerinden yapılan hesaplamalarda kişi başına günlük çok düşük gelir seviyeleri dikkate alınıyor. Ancak Türkiye gibi büyük ve farklı gelir gruplarına sahip bir ülkede yalnızca “aşırı yoksulluk sınırının altında kaç kişi var?” sorusuna bakarak gerçek hayatı anlamak mümkün değil.
Çünkü vatandaşın derdi yalnızca aç kalmamak değil.
İnsanlar insanca yaşamak istiyor.
Kirasını ödemek, çocuğunu okutmak, gerektiğinde doktora gitmek, yılda birkaç gün tatil yapmak, arkadaşlarıyla oturup bir çay-kahve içmek, ailesiyle dışarıda yemek yiyebilmek istiyor.
Bunlar lüks değil.
Bunlar normal bir hayatın parçaları.
Bugün insanlara “Aç değilsin, o halde sorun yok” diyerek ekonomi anlatılamaz.
Çünkü mesele yalnızca açlık değildir.
Mesele, insanların yaşam standardının her geçen gün aşağı çekilmesidir.
Enflasyon düşse bile pahalılık hemen bitmeyecek
Burada çok önemli bir ayrım daha var.
Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmez.
Enflasyonun yüzde 40'tan yüzde 20'ye düşmesi, fiyatların yarı yarıya düşeceği anlamına gelmez. Fiyatlar sadece daha yavaş artar.
Vatandaşın asıl beklediği ise satın alma gücünün yeniden yükselmesidir.
Çünkü markete gittiğinde “Geçen ay 500 liraya aldığım ürün bugün 550 lira olmuş” demekten yorulan insan, artık yüzde kaç enflasyon olduğunu hesaplamıyor.
“Ben bu maaşla nasıl geçineceğim?” diye soruyor.
İşte ekonominin gerçek sınavı da bu soruya verilecek cevapta.
Türkiye’nin artık yalnızca enflasyon oranlarını değil, pahalılığın nedenlerini de tartışması gerekiyor.
Fiyatların neden bu kadar yükseldiğini, neden bazı sektörlerde olağanüstü farklar oluştuğunu, üreticinin neden kazanamadığını, tüketicinin neden pahalıya aldığını, aradaki zincirde kimin ne kadar kazandığını konuşmalıyız.
Çünkü vatandaş artık rakamlardan çok hayatın kendisini görüyor.
Ve hayat bize şunu söylüyor:
Türkiye yalnızca yüksek enflasyonla değil, giderek ağırlaşan bir pahalılık sorunuyla karşı karşıya.
Bu sorun çözülmeden, insanların cebindeki para gerçekten değer kazanmadıkça ve temel ihtiyaçlara erişim yeniden kolaylaşmadıkça, açıklanan hiçbir ekonomik başarı vatandaşın mutfağında karşılığını bulmayacaktır.
Çünkü ekonominin en gerçek göstergesi ne bir tablo ne de bir grafik…
Ay sonu geldiğinde vatandaşın cebinde kalan paradır.

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI Evimiz Yanarken Camdan Bakmak: Deprem Gerçeği ve Bitmeyen Umursamazlık Depremden Sonra Değil, Türkiye’de Kira Gerçeği: İnsanlar Ev Değil, Geçinebilecekleri Bir Hayat Arıyor Toplum Nereye Gidiyor? Sessiz Bir Çöküşün İçinde miyiz? Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana Bir Haftaya Sığan Türkiye, Bir Ömre Yayılan Sorunlar Mehterle Karşılayıp, İzmir Marşı'yla Uğurlayamadık Emekliler: İstatistiklerde "Var", Hayatta "Kayıt Dışı" Ekran Karşısında Bir Soru: Reyting Uğruna Toplumsal Denge Zedeleniyor mu? Geleceği Baltalamak: Bedava Oksijenden Milyon Dolarlık Yıkıma Siyasi Operasyonların Ekonomik Faturası: İrade mi, Esaret mi? Köy yine karışık; herkes bir üstünlük kurma yarışında. Sofradaki Truva Atı: Beyaz Ekmek ve Genetiği Değiştirilmiş Geleceğimiz Şimdi ne olacak, haydeee… Sandıktaki İrade, Tezgâhtaki Siyaset: Satılık Halk mı Var? Malatya’nın İntiharı: Seyretmeye Devam Edin! Celladın Alkışçıları: Cambaz Bitti, Sıra Bizde Bir Günlük Bayram, 364 Günlük Sessizlik Ben Neyi Savunuyorum? O Ney La! Büyüklerin Fırtınası, Küçüklerin Tsunamisi Yeni İsimler Er Meydanında Sokağın Sahibi Kim: Korkunun Gölgesinde Yaşamak "Yol Benim" Yanılgısı ve Trafikte Can Pazarı “Geçim Değil, Direnme Mücadelesi: Ay Sonunu Değil, Yarını Düşünemiyoruz” Ahlakın Partisi Olmaz Nükleer Terazi Neden Hep Aynı Tarafa Eğiliyor? Beton Duvarlar Arasında Nefes Almak Suç mu? Köy Siyaseti: İhale Sevdası, Vaat Yarışı ve Eski Hesaplar Bir Neslin Bitmeyen Hesabı: 1960–70 Kuşağı Köyde Kazan Kaynıyor Kürsü Sizin, Sokak Bizim! Sıradaki Kim? Kutuplaşmanın dili Ortadoğu’da Bir Cümlenin Bedeli Mutluluk Bir İlçe Adı Değilse Eğer... Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar Ramazan Gelince Hatırlanan Vicdan Bir “Şok” Diğerini Sökerken Köyde Büyük Telaş: Seçim Yaklaşıyor Tesadüf Değil, Operasyon! Küçük Enişte Bayramda,  Köy Seçimde 6 Şubat: Bu Ülkenin Aynaya Bakmak İstemediği Gün Makamda Oturanlar ve Sahada Olanlar Adlî Emanet Deposu mu, Yol Geçen Hanı mı? Bir Şehir Dolusu Mağduriyet BU ÜLKE DEPREMDEN ÇOK DEPREM ŞARLATANLARINDAN ÇEKİYOR ADIYAMAN’DA SİYASETİN ÇAMURA SAPLANDIĞI YER Yeter artık bi kalkın  Ekonomi daralıyor. Her yılın 10 Ocak günü, takvimlerde "Çalışan Gazeteciler Günü" olarak yerini alır. Adıyaman Tanıtımı Mı, Kişisel Vitrin Mi? Tanıtım Mı, Tiyatro Mu? Taziye Sofrası: Gelenek mi, Yük mü? Bir Sabah Yürüyüşünden Toplumsal Vicdan Muhasebesine 28 Bin TL ile Hayat mı, Hayatta Kalma Mücadelesi mi? Bir Felaketin Uzayan Gölgesi: Depremin 1000. Günü Kaysı, Sağlık ve Çimento: Bir Bölgenin Vicdan Sınavı Tekstilde Sessiz Göç: Türkiye’den Mısır’a Akan Yatırımlar Alarm Veriyor Köyün Bitmeyen Hikayesi: Küçük Eniştenin Sonsuz Fırıldakları Pandemi Sonrası Kalp Krizleri: Bilim Konuşmalı, Kurumlar Susmamalı Görünenin Ardındaki Gerçekler Siyaset, Sosyal Medyada Değil Sahada Yapılır! Yıkılan Evler Değil, Umutlarımızdı Vatandaş Soruyor: Vekil, Başkan... Neden Bizi Ziyaret Etmedi? Neden Kurban Kesimi Yurt Dışında Daha Ucuz? Bir Zamanlar Turan Ülküsü Vardı 6 Şubat Depremlerinin Malatya’da Görünmeyen Yüzü